Ölümcül derecede sıkıcı başlayan kitap, uzadıkça uzayan paragrafsız bölümler ile devam edip etmeyeceğinizi sorgular. Sorgu sonucunda devam eder ya da Orhan Pamuk'tan koşarak uzaklaşırsınız.
"Senden beklenen bütün bu güç işleri başarabilecek kadar kararlı, kalabalıklar içinden suçluları gözünü kırpmadan çekip çıkarabilecek kadar adil ve pek istemeden de olsa, onları işkenceden geçirebilecek kadar, bütün bu işlerin üstesinden gelebilecek kadar güçlü olduğunu biliyorum: Çünkü O'sun sen. Ama bu umutla ne kadar oyalayabileceksin bu kalabalıkları? Bir süre sonra, işlerin düzelmediğini görecekler. Ellerindenki ekmek büyümediği için senden aldıkları umut da tükenmeye başlayacak. O zaman, Kitaba ve her iki dünyaya olan inançlarını kaybetmeye başlayacaklar gene; kendilerini, bir gün önce yaşadıkları derin karamasarlığa, ahlaksızlığa, ruhsal sefalete kaptıracaklar. En kötüsü, senden şüphelenmeye, senden nefret etmeye başlayacaklar. Muhbirler senin cellatlarına ve çalışkan işkencecilerine seve seve teslim ettikleri suçlular için vicdan azabı duymaya başlayacaklar; polisler ve gardiyanlar yaptıkları işkencelerin anlamsızlığından öyle bir yorulacaklar ki, ne en son yöntemler oyalayacak onları, ne de senin onlara vermeye çalıştığın umut; darağaçlarından salkım salkım üzümler gibi sallandırılıveren talihsizlerin boşuboşuna kurban edildiğine karar verecekler. O kıyamet gününde, artık ne sana, ne senin onlara anlattığın hikayelere inanacaklarını görüyorsundur. Ama daha kötüsünü de görüyorsundur: Hep birlikte inanacakları bir hikaye kalmayınca, hepsi tek tek kendi hikayesine inanmaya başlayacak, herkesin kendi hikayesi olacak, herkes kendi hikayesini anlatmak isteyecek. Kalabalık şehirlerin kirli sokaklarında, bir türlü çekidüzen verilemeyen çamurlu meydanlarında, milyonlarca sefil, başkalarının çevresinde bir mutsuzluk halesi taşır gibi taşıdıkları kendi hikayeleriyle uykudagezerler gibi hüzünle gezinecekler. O zaman onların gözünde sen O değil, Deccal olacaksın artık, Deccal de sen! Bu sefer senin değil Deccal'in, O'nun hikayelerine inanmak isteyecekler. Zaferle geri dönen ben ya da benim gibi biri olacak Deccal. O da bu mutsuzlara senin yıllardan beri onları kandırdığını, umut değil, onlara yalan aşıladığını, aslında O değil Deccal olduğunu söyleyecek. Belki buna da gerek kalmayacak, ya Deccal'in kendisi ya da yıllardır senin kendisini kandırdığına karar vermiş bir mutsuz, bir gece yarısı, karanlık bir sokakta tabancasının kurşunlarını senin bir zamanlar kurşun işlemez sanılan ölümlü gövdene boşaltıverecek. Böylece, yıllarca onlara umut verdiğin ve yıllarca onları kandırdığın için, artık alışıp sevmeye başladığın çamurlu sokakların, kirli kaldırımların birinde, bir gece ölünü bulacaklar.
(Syf 162)
9 Ekim 2014 Perşembe
22 Ocak 2014 Çarşamba
kimlik
"Ama bu sefalet, sefalet" diyor kadın; sesi tecavüze uğramış gibi yakınma dolu, "makyaj yapılmış sefalet bu! Sefalet makyajcılarıyız biz!"
"Evet, tamamen öyle" diyor Leroy ve Chantal onun "tamamen" sözünün tınısında, seçkin kadının duyduğu acıdan aldığı zevki seziyor.
"Ama bu durumda, yaşamın yüceliği nerede? Yalnızca tıkınmaya, çiftleşmeye, tuvalet kağıdına yazgılıysak, kimiz biz? Ve elimizden yalnızca bunu yapmak geliyorsa, bize söyledikleri gibi, özgür varlıklar olmaktan nasıl gurur duyabiliriz?" (Syf 135)
Leroy, Chantal'ın fantezilerini böldü: "Özgürlük mü? Sefaletinizi yaşarken mutsuz ya da mutlu olabilirsiniz. Özgürlüğünüz, işte bu seçimi yapmaktan ibarettir. Bireyselliğinizi, çoğunluğun oluşturduğu kazan içinde eritebilirsiniz ve bunu bozgun ya da sevinç duygusu içinde yapabilirsiniz. Bizim seçimimiz, sevgili hanımefendi, sevinç duygusu." (Syf 136)
(Kim olduğunuz manasız bir -lik tarafından bildiriliyorsa kimlik sahibi bir bireysiniz demektir. Hayrını görün)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)